2026 Mayıs’ında, Cannes Film Festivali’nin heyecan dolu atmosferi bir kez daha dünya sinema camiasını bir araya getirdi. Ancak bu yıl, ünlü aktris Cate Blanchett, sektörün görünmeyen yüzlerini de gündeme getirdi. Blanchett, yaptığı bir söyleşide, film endüstrisinde tanınmamış kadınların hala taciz edildiğini vurgulayarak önemli bir tartışma başlattı. İspanyol aktör Javier Bardem ise, Trump, Putin ve Netanyahu’nun adını vererek toksik erkeklerin dünyayı nasıl etkilediğine dikkat çekti.
Festivalde öne çıkan filmlerden biri, Macar yönetmen László Nemes’in “Moulin” adlı eseri oldu. Film, Nazi işgali altındaki Fransa’da direniş gösteren Jean Moulin’in hikayesini anlatıyor. Diğer bir dikkat çekici yapım ise, Jeanne Herry’nin “Garance” adlı filmi. Bu filmde Paris’te alkolizm ve işsizlikle mücadele eden genç bir kadının zorlu hayat mücadelesi işleniyor.
Fransız yönetmen Arthur Harari’nin “Bilinmeyen Kadın”ında ise bir erkek fotoğrafçının kadın bedeninde uyanması, izleyicilere farklı bir bakış açısı sundu. Bu kadının başrolünde ise ünlü aktris Léa Seydoux yer alıyor. Ron Howard’ın “Avedon” belgeseli, Richard Avedon’un efsanevi kariyerine ışık tutmasıyla dikkat çekti. Avedon, Marilyn Monroe ve Audrey Hepburn gibi kült figürlerle dolu bir geçmişe sahip.
Rumen yönetmen Cristian Mungiu’nun “Fiyort” filmi, Norveç’teki ilerici ve gerici grupların çatışmasını konu aldı. Ancak festivalin galasında Sharon Stone’u izlemek, izleyicilere daha fazla eğlence sundu.
Festivalin rutininden sıkılan birçok sinema sever gibi ben de, Cannes’a bir saat uzaklıkta bulunan Saint-Tropez’e doğru yola çıktım. 1960’ların görkemiyle dolu bu sahil kasabası, açık hava sahneleriyle Akdeniz’in zarafetini sunuyordu. Cannes sinemasının tarihi, Saint-Tropez’de güneşin altında, teknede, plajda ve kırmızı tenteli restoranlarda yeniden yaşanıyordu.
Bu bölgede, Paris’ten tanıdığım Gigi’nin havuzu, adanın en gözde mekanlarından biri haline gelmişti. Courchevelle’den bir arkadaşım olan Bagatelle, beyaz masa örtüleriyle öğle yemeği için en iyi yerlerden biriydi. Loulou plajında ise sakin bir zarafet hakimdi. Saint-Tropez’nin sembolik mekanlarından biri olan Sénéquier’de oturup gelen geçeni izlemek, burada yaşanan bir gelenek haline gelmişti.
Sonuç olarak, Cannes ve Saint-Tropez, aynı Akdeniz tiyatrosunun iki farklı sahnesi gibi. Her ikisi de şunu hatırlatıyor: Kalıcı olarak düşündüğümüz her şey, biraz ışık, biraz bellek, biraz makyaj ve biraz ritüelden ibaret. Cannes’ın kırmızı halısı ile Saint-Tropez’nin kırmızı tenteleri, bir süre sonra aynı soruyu sormaya yöneltiyor: İnsan, neyi hatırlamak ister ve neyi unutmak için eğlenir?